KILIÇDAROĞLU’NUN ALEVİLİĞİ

Kutuplaştırma politikasının dozu arttıkça, 20 yıllık AKP’nin ideolojik politik hegomanyasının da etkisiyle ortaya çıkan ve daha görünür hale gelen “ötekileştirici zihniyet” siyaset diline de yansıyor ve Türkiye’yi giderek daha da zor bir ülkeye dönüştürüyor.  Gerçekleri ve doğruları telaffuz etmek giderek zorlaşıyor. Toplumu değiştirme ve dönüştürme iddiasındaki siyasi partiler iktidarın hegomanyasına teslim oluyor. Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliği üzerinden yürüyen ve kimi “iyi niyetli” gibi gözüken, kimi de açıktan kötü niyetli olan tartışmaların arka planında bu gerçek var. Bu öyle bir gerçek ki, TİP Milletvekili Ahmet Şık’la İYİ Parti Ankara Milletvekili İbrahim Halil Oral’ı maalesef “Kılıçdaroğlu’nun Alevi olması benim açımdan bir engel değil” ya da “Kemal Beyin Alevi olması bir mesele…” diye başlayan cümlelerde buluşturabiliyor. Sonradan özür dilemeler ise bu gerçeği değiştirmeye yetmiyor… Gerçek böyle olunca “Etle tırnak gibiyiz, kız aldık, kız verdik, biz kardeşiz” sözleri bir retoriğe dönüşüyor ve hiçbir inandırıcılığı kalmıyor. Çünkü bu sözlerin hemen yanı başında telaffuz edilemeyen ama 600-700 yıllık geçmişe dayanan ve siyasi iktidarlar eliyle topluma empoze edilen ve yüzleşilmekten ısrarla kaçılan iftira gerçeği duruyor: “Mum söndü” gibi, “Alevinin kestiği yenmez, kapsının önünden geçilmez” gibi inanılmaz iftiralar! SİYASET KABULLENİCİ DEĞİL DEĞİŞTİRİCİDİR! Kuşkusuz toplumların sosyolojik yapılar önemli, siyasi bakışlar önemli ama daha da önemlisi siyasetin değiştirme gücüdür. Bırakın iktidarı, muhalefet bile Kılıçdaroğlu’nun siyasi söylemleri yerine kimliğini konuşmaya başlayınca siyasetin asıl rolü olan değiştirme ve dönüştürme rolü ortadan kalkıyor, siyaset kendine göre oluşturduğu “sayısı bilinmez bir çoğunluğa” ve onun yarattığı algıya teslim oluyor! Onlarca kötü deneye rağmen ülkemizde kimlikler üzerinden siyaset yapma çabasının hız kesmemesinin asıl nedeni de bu… Dünyada gelişimin dinamiği haline dönüşen bilişim, yapay zeka, biyoteknoloji gibi alanlarda gelişmeyi “nasıl yakalarız” diye konuşacağımıza halen etnik ve inançsal kimlikleri konuşuyoruz… Demokrasinin işlediği ve refah seviyesinin yüksel olduğu ülkelerin 600 yıl önce çözdüğü din-devlet ilişkileri sorunu bizde halen geçer akçe olmasının nedeni de bu! Oysa teorik olarak bildiğimiz gerçeği, deneme yanılma yöntemiyle hem de onlarca kez yaşayarak öğrendik ki, hangi etnik ya da inançsal kimlik olursa olsun kimliklerden demokrasi çıkmıyor, üstelik inançsal kimlik iktidarla, devletle iç içe geçtikçe toplumlar ilerlemiyor, geriliyor… EŞİTLİK İÇİN LAİKLİK ZORUNLULUKTUR Yasalar önünde ama asıl önemlisi günlük hayatta eşitliği sağlamadan, etnik ve dini kimlikleri “yazılı olmayan hukukta” eşit hale getirmeden, kimlikler üzerinde yürüyen siyaseti ortadan kaldırmayı istemek bir temenninin ötesine asla geçemez. Temeninin uygulanabilir olabilmesinin yolu ise laikliği raflardan alıp hayatın içine taşımaktan geçer!   Siyasal sistem laikliğin kaçınılmaz sonucu olarak eşit yurttaşlığı ve çok kültürlülüğü kabul ederek şekillendiğinde ise “kimlik siyaseti” yapma gereği bir ihtiyaç olmaktan çıkar, eşitlikçi bir yaklaşım kimlikler üzerinden ayrışmayı değil, birliği ve katılımı artırır. Eşitliğin olduğu bir toplumda ise asla kimlik siyaseti olmaz, çünkü kişi kimliğini rahatça telaffuz ettiği bir ortamda kimliğini ısrarla öne çıkarma isteği de duymaz!

Bir cevap yazın