DENİZLER BİZİM DE AKRABAMIZDI!

6 Mayıs 1972’de Denizler idam edildiğinde küçüktüm ama annemin ve ailedeki bütün kadınlarının ağladığını hatırlıyorum. Oysa ne Deniz, ne Yusuf, ne de ‘Dede’ Hüseyin akrabamızdı. Kan bağı yoktu aramızda…

Aramızda kan bağı yoktu ama daha sonraları çok iyi anladım ki, annemle Deniz’in, Hüseyin’in ya da Yusuf’un arasında adı konulmamış muhteşem bir duygusal bağ vardı. Bu bağ, mazlumlarla, haksızlığa başkaldıranlar arasında kendiliğinden oluşan ve kopartılıp atılma şansı olmayan bir bağdı. Dünyanın en güçlü ipinden daha sağlam olan, işte o bağ, tıpkı benim annemde olduğu gibi, binlerce anneyi de Denizlerle hemen ‘siyasi akraba’ yapıyordu…

O öyle bir bağdı ki, bir kez oluşunca aradan yıllar da geçse kendisini hep hatırlatıyordu. Bazen filmlerde ve belgesellerde gözyaşı olarak, bazen türkülerde ya da marşlarda, bazen de sıkılı bir yumruk olarak meydanlarda! Çünkü yüzlerce yıldır yaşayarak öğrendi ki tarih, kahramanların öldüğüne hiç tanıklık etmediği gibi, efsaneleri öldürmek de hiçbir zaman mümkün olmamıştır!

Bu yalnızca Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’a özgü bir durum değildir… Hallacı Mansur’dan Şeyh Bedrettin’ten bu yana hep böyle olmuştur…
Köroğlu gibi, Pir Sultan gibi…
Yaşı küçültülerek asılan Seyit Rıza ya da yaşı büyütülerek asılan Erdal Eren gibi…
Denizlerin Mustafa Kemal’i gibi…
Ve bu gerçek, öyle bir gerçekliktir ki, ne
satın alınabilir, ne de vazgeçilebilir!

* * *

1960 sonlarında Türkiye üniversiteleri, sorgulamanın ve dinamizmin merkeziydiler. Toplum ve toplumsal ilişkiler, yönetim biçimleri sorgulanıyordu. Bugün sahiplenilmiş gibi yapılan ve neredeyse kendileri dışındaki bütün toplumsal kimliklere düşmanlığın aracı olarak kullanılan bayrak, o günlerde anti-emperyalizmin simgesiydi. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı önemseyen Denizler, bayraklarla yaptıkları gösterilerde ‘Bağımsız Türkiye’yi öne çıkarıp Dolmabahçe’de 6. Filo’daki Amerikan askerlerini denize dökerken, Vietnam’daki Ho Amcaları’nı da unutmuyorlardı. Onlar hem yurtsever hem de enternasyonalistti!

Onlar bu tavırlarını idam sehpalarını tekmelerken de gösterdiler: Türk ve Kürt halklarının kardeşliğine ve ortak mücadelesine yönelik yaptıkları çağrıları, ‘kahrolsun emperyalizm ve faşizm’  sözleriyle bitirdiler…

* * *

O dönemlerde üniversiteler, eski cevapların yerine, akıllardaki ‘niçinlere’ yeni cevaplar arayan merkezlerdi. Yani bugünkü gibi eski cevapları, yeni cevap gibi sunma şansı yoktu!

1960’lar, 1970’ler, Amerika’nın ‘demokrasi kahramanı’ olmadığı, siyasal İslamcıların, sağcıların, muhafazakârların, asıl statükocuların, ‘Komünizmle Mücadele Dernekleri’ ve ‘komando kampları’ örgütleyicilerinin, ‘Kanlı Pazar’ sorumlularının, ‘muhafazakar demokrat’ hatta iktidarlarının ilk yıllarında olduğu gibi ‘devrimci’ ilan edilmedikleri günlerdi…

Üniversiteler, işçilerle, emekçilerle da dayanışmanın merkezleriydi. Tütün üreticilerinden, fındık üreticilerine, fabrikalardan, gecekondulara kadar herkesin yanında onlar vardı. Sokaklar ve zorunlu iç göçten dolayı henüz fazla ortaya çıkmayan ‘varoşlar’ henüz siyasal İslamcılara terk edilmemişti. Nostaljik bir bakıştan öte, kelimenin tam anlamıyla, birçok değerin bugünkü gibi yok sayılmadığı, içinin boşaltılmadığı, ideolojilerin ve fikrin küçümsenmediği, yeni faşizmin değişim ve demokrasi diye sunul(a)madığı, belli bir saflığın ve idealistliğin ağırlığının hissedildiği, elle tutulduğu bir hava vardı, eşit, özgür ve kardeşçe bir gelecek hayali vardı…

* * *

Üniversiteler aydınlanma merkeziydi. Oysa bugün o üniversiteler yok…
(Boğaziçi’nin ‘yalnızlığı’ da bundan…)
O dönemin aydınlanma hareketinde belirleyici olan aklı ve bilimi öne çıkarmak, sistemi sorgulamak ve ideallerin peşinden gitmekmiş…
Can Yücel’in dediği gibi “devrimin bir uzun koşu” olduğunu bilip, “onun en güzel yüz metresini” koşmakmış…
İnandığını kararlılıkla dile getirme ve söylediğinin arkasında durmak imiş…
Öyle oldukları ve her daim söylediklerinin arkasında durdukları için onların fotoğrafları hep 20’li yaşların fotoğrafı olarak kaldı!

Bu öyle kalıcı bir fotoğraf oldu ki, binlerce belki de yüz binlerce insan çocuklarına Deniz ismini koydu, yetmedi Denizler gibi olma isteği aradan 49 yıl geçse de hiç bitmedi ve onlar siyasi iklim ne olursa olsun her seferinde küllerinden yeniden doğdular. İdam edildikleri gün 6 Mayıs Anadolu’daki yaygın bir inanca göre Hıdırellez’e” yani “karada Hızır’ın, denizde de İlyas’ın zorda ve darda kalanların yardımına koştuğu” güne denk gelince efsaneleri daha da büyüdü…

Devirleri daim, “akrabaları” ise hep çok olsun!

6 Mayıs 2021, İstanbul

Necdet Saraç

Twitter: Yorum için Tıklayın

Bir cevap yazın